MALKOÇ BEYİN TÜRBESİNİN RESTORASYONU






BİRDAL KANMIŞ BEY’İN MALKOÇ BEY’İN TÜRBESİNİ RESTORASYON HİKAYESİ

Akıncı bir sülale olan Malkoçoğulları sülalesinin soyatası olan Malkoç Bey, Sultan I. Murat ve Yıldırım Beyazid zamanının komutanlarındandır. 1389 yılında 1.Kosova savaşında sağ cenah okçu kumandanı olarak savaşmış bu savaşta oğlu Mustafa Bey de sol cenah okçu kumandanı olarak görev yapmıştır. Tarih sayfalarında bu savaşta adı Hamidoğlu Malkoç olarak geçmiş olan Malkoç Bey’in Hamidoğulları Beyliği’nin komutanlarından olduğu Hamidoğulları’nın Osmanlı Devleti’ne ilhakıyla Osmanlı Devleti’ne hizmete devam eden beylerden olduğu düşünülmektedir. 1396 yılında Niğbolu Savaşı’nda da Türk Ordusu’nun sol kanadında komutan olarak görev yapmıştır. Padişah I. Beyazid (Yıldırım) Han, Avrupa devletlerinin oluşturduğu yüz bin kişilik Haçlı Ordusu karşısında altmış bin kişilik Türk Ordusu’na kumanda ederek yaptığı Niğbolu Meydan Savaşı’nı 25 Eylül 1316 tarihinde kazanmıştı.

Bu savaşta, Türk cephesinin sol kanadında, akıncı Malkoçoğlu ailesinin atası, kumandan Malkoç Bey, büyük kahramanlıklar gösterip Padişah Yıldırım Beyazid’in takdirlerini almıştı.

Malkoç Bey’in türbesi şu an Bulgaristan Sevlievo bölgesi Burya köyündedir. (eski adıyla Malkoçova).

Restorasyon çalışması 1-12 Temmuz 2015 tarihleri arasında yapılmıştır.

28 Haziran 2015 saat 17.00 Burya (eski adı Malkoçevi) Köyü’ne varış

Sürekli bir yağmur yenilemenin ilk haftası boyunca sürdü. Türbenin ve caminin bulunduğu arazi 10 dönüm ve içinde yer yer akıncı beyinin askerlerine ait mezarlar mevcut. İlgisizlikten dolayı insan boyunu aşan yabani otlar büyük bir engeldi. Türbeye ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Ustalar varana kadar ben bir motorlu tırpan bulup otları kesmeye karar veriyorum. İşin ortasında ustalar arıyor ve araçlarının yolda kaldığını söylüyor. İşi gücü yarım bırakıp, araçlarını çekmeye gidiyorum kendi aracımla. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur da çabası.

Evet, her şey böyle başlamıştı. Bismillah diyerek orayı internette gördüğüm andan itibaren kafama koyup, bin şükür, kazasız belasız bitirdiğim yenileme işte böyle başlamıştı.

İşin en başı; nasıl oldu da orayı buldum? İzinler? Gidip gelmeler…

Yaz tatilimde motosikletim ile Balkanlar ağırlıklı tüm Avrupa’daki Türk-Osmanlı eserlerini, ince eleye, sık dokuyarak, yerli yabancı internet sayfaları, çeşitli yazarların yayınlarını inceleyerek, ta ki Malkoç Bey’in mezarı gözüme ilişene dek, belli başlı Osmanlı eserlerini, kalacak yerleri, GPS üzerinde rota güzergâhı üzerine koya koya, diğer yandan da bu gezimi destekleyici arayışları…

Kendimden utanıp, maalesef 2005 (bulunma yılı) yılından bu yana hiçbir şey yapılmayan, bahçesinde içki şişeleri ile sarhoşların cirit attığı ve etrafının çöplük haline geldiği bu türbe mezara, içindeki muhteşem komutana gecikmiş olan saygı ve ilgiyi göstermem gerektiğini derinden, içim sızlayarak hissettim. Motosiklet sürüşü, rota… Her şeyi bir kenara bırakıp, Şubat 2015 dehşetli bir kışında, arabam ile Şipka Geçidi’ni tırmanıp kendimi bir anda köyde buluverdim. Bomboş, hemen hemen hepsinin yaşlı olduğu ve yaklaşık 30 kadar Türk’ün yaşadığı Burya’daydım. Hemen türbeyi bulup, bir an önce görüp kavuşmak istedim. Yıkıldığım an…

Etraftan birkaç kişiyle tanışıp, yarım yamalak Bulgarcam ile aklıma ilk gelen soruları sormak cevaplar almak ve öğrenmek istiyordum her şeyi. Tabi hemen türbe yakınındaki cami de içimi burkmuştu. Mihrap ve minber altları kazılmış oyulmuş, hazine aranmıştı içinde. Yıkık çatısı ve eski bir tabut ilgimi çeken, gözümü alan ilk şeylerdi. Gözlerim hep bir yazı, bir resim, bir kayır arıyordu fakat nafile…

Köyün en hatırı sayılır Mümin (Mutishev) amca ile tanıştım ve sanki çok eski tanıdıkmışız gibi sarıldık durduk. Ne için geldiğimi anlatırken kendisi de Türkçemi, kelimelerimi seçerek anlamaya çalışıyor sorular soruyordu. Düşünün bir, yıllar önce akıncıların at koşturduğu, belki de onlardan birinin büyük torunu ve bir buçuk asır önce çekilerek orada bıraktığımız soydaşlarımız. Bu duygular içindeydim ve aklım yerinde değildi. Kendisi beni Veliko Tarnovo müftüsü ile telefonda konuşturdu. Daha önce de pek çok kişi gelmişti ziyarete ve aynı vaatlerle. İki ülke kültür bakanları ve politikacılar, çeşitli ziyaretçiler, hatta TRT… Söylediklerine göre TV ekranlarına bile çıkmış burası. Ben bir sürü web sayfasında pek çok görselli ve dokunaklı yazılar, ünlemler gördüm fakat netice sıfır. Bu kadar mı zordu bu iş? Bu kadar mı pahalı? Hepsi beni daha da kamçılamıştı. Netice şuydu: orada yatan bir zat, bir mevta. Hiç mi saygımız kalmamıştı bu dedemize, bir Müslüman olarak biz ve Hıristiyan olarak onlar? Helalleşip tekrar geleceğimi söyledim ve köyden ayrıldım…

İzin süreci… Sağ olsunlar Bulgaristan’da tanıdığım birkaç kişi vasıtasıyla yerel yönetimden ve çeşitli kurumlardan bir sürü arama, gerekçe izah etme ve yapılacak işleri güzelce anlattıktan sonra artık ben de o köyün bir kayıtlı sakiniyim ve yenileme iznim var…

Kalacak yer bulamıyoruz, suyumuz ve elektriğimiz yok… Bunlar için ne yaptımsa boşa çıktı. Köyde kimse kiralık ev vermek istemedi. Türbe civarında yaşayan Bulgarlar su ve elektrik vermediler. Hâlbuki konaklama, su ve elektrik işini köyün muhtarı çözeceğine söz vermişti. Sonuç: köye 5 km uzakta başka bir köydeki otelde konaklama, taşıma su ile işe başladık ve 3 gün aracımla bidonlarla su taşıdım. Elektrik? Jeneratör almaya karar verdim, ta ki en son tanıştığım Orhan Kurt adlı çok ama çok yardımsevere bir arkadaşa kadar. Traktörü ile koca bir tanker su getirdi, Jeneratörünü kullanmamız için verdi. Ve daha pek çok konuda yardımcı oldu. Annesi ve kendisi çok ama çok misafirperver insanlar. Allah razı olsun hepsinden. Onlardan ayrılmak gerçekten zor oldu.
Lojistik ve malzemelerin temini derken biz işe ancak tam 1 Temmuz’da başlıyoruz.

Restorasyon süreci ve aşaması: mümkün olduğu kadar aslına sadık kalmaya çalıştık. Kesme taşlardan olan çatı kiremitle değişti. Gerekçesi: taşlar gereksiz bir ağırlık yapıyordu. Taşları indirip, çatıyı sökerken çatı arasında domuz kafatasları ve derileri beni çok üzmüştü. Çatı tamamen söküldü ve her şeyiyle yenilendi, daha sonra türbe içine girdik. Duvarlara sıva ve boya, içeride yerlere yeni fayans döşeme, yeni bir giriş kapısı. Türbenin cam çerçeveleri de yoktu. 6 adet ahşap kapak olan cam çerçeve yerlerine, plastik doğrama koydum (sebebi içeriyi mümkün olduğu kadar temiz tutmak) Ahşap kapakları da yenileyip boyadım. Sökmeye kıyamadım. Bazılarının üzerlerinde çok eski ay yıldız çizimleri vardı. Bunları da muhafaza ettim. Aynı şekilde kapı yanı ve eşiğini aydınlatması için yapılan duvardaki oyuğu küçük camla kapattım. Dışarıdan içeriye herhangi bir hayvan ve haşeratın girmesini mümkün olduğunca engellemek için. Dahası, içeride Malkoç Bey’in çok eski, kısmen yanmış (mumlardan ötürü) bir tac- şerifi vardı. Bunu temizleyip, cam fanus içine aldım ve duvarda bulunan iki adet mumluk oyuntusunun içine sabitledim.

Duvarlardaki eski taş işçiliğini bir nebze olsun göstermek için, içeride iki yerde çerçeve şeklinde yerleri sıvamadım taşlar ve işçilik gözüksün diye. Belki bizden sonrakiler yapıyı merak eder inceler diye böyle bir şey yapmaya karar verdim. Çok eski iki adet su testisini güzelce temizledim ve diğer mumluk oyuntusunun içine bıraktım. Üzerlerinde harika desen ve boyamalar var. Tam bir el emeği. Eskiden ne zanaatkâr ve sanatkâr milletmişiz. Kapı ve kiriş üstlerindeki ağaç kirişleri zımparalayıp vernikledim. Aynı şekilde; dışarıdaki, girişteki payandalar, içerideki çatıyı tutan ahşap omurgalar hepsi zımpara ve verniklendi. Tabut! Kayından yapılma çok ince fakat esnek ve sağlam. Güzelce zımparaladım sonra yeşil yağlı boya ile boyadım. Yerde, tabut etrafındaki tuğlaları güzelce tamir edip temizleyip boyadım. Tabut örtüsü, yeni tac-ı şerif ve duvarlara asılacak dua çerçevelerini hepsini Türkiye’den oraya taşıdık.

Kafa tarafı ve ayakucu taşları: köylülerin söylediğine göre, bunlar çok eski Roma kalıntılarından buraya taşınan taşlar. Bunları da güzelce temizledim. Tac-ı şerifin konulduğu ağaç kütüğü de(mumlardan kısmen yanmıştı) güzelce temizleyip boyayıp kafa tarafındaki taşa sabitledim. Tüm bunlarla meşgul olurken, diğer yandan da malzeme satın almaya 40 km uzaklıktaki Sevlievo’ya (Selvi) gidip geliyordum her gün ve bazen de 2-3 kez. Sabah saat 7.30 da başlayıp akşam 8’e kadar çalışıyorduk. İnce işçiliklerle bizzat ben uğraşmıştım, kimseye el sürdürtmüyordum. Çatıdaki kesme taşlardan iki tane seçtim. Birinin üstüne Malkoç Bey Türbesi yazıp, ay yıldız çizdim, diğerinin üstüne de ustalarımın ve kendi adımı yazıp, duvara yapıştırdık. Dua çerçevelerini duvarlara astık.

12 Temmuz sabahı ve ayrılık…

Ustalarım Mustafa Kahraman ve Mehmet Mustafa, Orhan Kurt ve Hüseyin ağabeyler, Mümin amca ve eşi Aneta, kızı ve torunu bebek Aksel hepimiz türbedeyiz. Tabut örtüsünü ve tac-ı şerifi yerleştirdikten sonra, kimimiz dualar edip, kimimiz mumlar yaktık.

Evet, her satırıyla tekrardan yaşadım ve tekrardan gözlerim doldu defalarca. İlk terk eden ustalar oldu. Daha sonra da diğerleri. En son da ben… Elimde süpürge, telefonumda Yasin- Şerif okunurken, ben gitmemek için bahane bulmaya çalışıyordum. İçeri dışarı koşuşturup, etrafı izleyip, eksik kalan bir şey var mı diye bakınıp, ağlayıp tekrar içeri girip dua ediyordum. En son kilidi vurup Bismillah deyip dönüş yoluna koyuldum.

Evet, onlara bu konuyu açtığımda beni maddi-manevi olarak yalnız bırakmayan, ağabey ve ablalarım:
Süleyman Kozuva
Sinan Pek
Necat Akgül
İrfan Atmaca
Ömer Ünlü
Reşat Ünlü
Rıdvan Özkan
Ali Atıcı
Hüseyin Sağlam
Necati Kahraman
Ercan Temiz
Ahmet Avcı
Murat Narçın
Nihal Özcan Hanımefendi
Mehmet Toz
İsmail Ediz
Sefer Kılıç
Eser Önsal
Yusuf Bahadır
Cemalettin Farımaz
Ve Kadir Uz
Köy sakinlerinden:
Mümin Amca
Aneta Teyze,
Orhan Kurt kardeşim ve anası
Ve Hüseyin ağabeyler

Hepsine sonsuz selam ve sevgiler, Allah hepinizden razı olsun.

Birdal Kanmış
Ağustos 2015